Ana sayfa » Makaleler » Kur’ân’ın kitap halinde bir araya getirilmesi nasıl ve ne zaman oldu?

Kur’ân’ın kitap halinde bir araya getirilmesi nasıl ve ne zaman oldu?

Kur’ân’ın kitap halinde bir araya getirilmesi nasıl ve ne zaman oldu?

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra, O’nun yerine Müslümanların halifesi olarak Hz. Ebûbekir seçildi.

Bu dönemde, riddet denilen İslâm’dan çıkma hadiseleri ve ayaklanmalar vuku buldu. Hz. Ebûbekir, ordular hazırlayarak bu olayların üstüne gitti.

Hicretin 12. yılında Yemame Savaşı’nda Müslümanlar büyük kayıplar verdiler. Özellikle de bu savaşta 70 Kur’ân hâfızı şehit oldu.

Bu acı durum, Hz. Ömer’i endişeye sevk etti. Hemen Hz. Ebûbekir’in yanına giderek Kur’ân’ın zâyi olmasından korktuğunu, bunun için de Kur’ân’ın hemen toplanarak bir kitap hâline getirilmesini söyledi.

Peygamber Efendimiz Kur’ân ayetlerini yazdırmıştı. Ancak yazılan bu nüshalar dağınık halde idi.

Hz. Ebubekirin Kur’ân’ın kitap halinde bir araya getirilmesi karşısındaki Tutumu

Hz. Ebûbekir önce Kur’anın kitap halinde bir araya getirilmesinden kaçındı. Onun kaçınmasının sebebi, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmadığı bir işi kendisinin yapacak olmasıydı.

Fakat onun bu kaçınmasına rağmen Hz. Ömer ısrar etti. Sonunda Allah Teâlâ, Hz. Ebûbekir’in kalbini bu işe yatkın hâle getirdi.

Hz. Ebûbekir de bu durumu, daha sonra belirteceğimiz bazı sebeplerden dolayı uygun gördüğü Zeyd b. Sâbit’e anlattı.

Başta Zeyd b. Sâbit de Hz. Ebûbekir gibi çekinmesine rağmen, Hz. Ömer ve Hz. Ebûbekir’in ısrarları ve telkinleriyle Kur’ân’ın kitap halinde bir araya getirilmesi işini üzerine almayı kabul etti.

Bu konuda Hz. Zeyd b. Sâbit’in rivâyeti şöyledir:

“Yemâme Savaşı’nda ashâbın şehit edilmesinin arkasından Hz. Ebûbekir beni çağırttı. Yanına gittiğimde Hz. Ömer de oradaydı. Ebûbekir bana dedi ki: ‘Ömer bana gelip dedi ki: ‘Yemâme’de Kur’ân hafızları çok zâyiat verdi. Bu gibi hâdiselerde hafızların şehit olmalarıyla Kur’ân’ın zâyi olmasından endişe ediyorum.

Bana kalırsa, Kur’ân’ın bir araya toplanması için bir emir çıkarman gerekir..’ Ben de Ömer’e şöyle cevap verdim: ‘Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmadığı bir işi nasıl yapabilirsin?’ Ömer: ‘Vallahi, bu hayırlı bir teşebbüstür.’ dedi. Sonra bu iş üzerinde o kadar durdu ki, bana söyleye söyleye sonunda Allah, kalbimi bu işe yatırdı, ben de onun görüşünü benimsedim..”

Hz. Zeyd devamla diyor ki:

“Ebûbekir bana dönüp şöyle dedi: ‘Sen genç, dinç ve zeki bir insansın. Kimse seni itham edemez. Zaten Resûlullah’ın da vahiy kâtibi idin. Kur’ân metnini topla.”

Bunun karşısında Hz. Zeyd: “Vallahi bir dağı yerinden nakletmemi isteselerdi, Kur’ân’ı toplama mes’uliyeti kadar bana ağır gelmezdi.” buyurdu. “Neticede Kur’ân’ı, hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeye başladım.”

Kaynaklarımızın ittifakla bildirdiğine göre Kur’ân’ın kitap halinde bir araya getirilmesi konusunda Hz. Ebûbekir, Hz. Zeyd’e asla hafızasına güvenmemesini, her âyet için iki delil olmak üzere iki şahıstan yazılı nüsha aramasını emretti.

Kendilerinde Kur’ân’dan yazılı parça bulunan herkesin bunları Zeyd’e getirmesini ilan etti. Bu ilan, camide yapılmıştı. Hz. Ömer de şahitlerin elindeki nüshaların, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından kontrol edilmiş olup olmadığını yemin ettirerek araştırıyor ve böylece vesikalandırıyordu.

Hz. Zeyd’in Kur’ân’ın kitap halinde bir araya getirilmesi konusundaki Çalışmaları

Zaten Hz. Zeyd, bu görevi ilk aldığı zaman Hz. Ömer’in kendisine yardım etmesini şart koşmuş, o da ciddi bir şekilde ona yardım etmiştir.

Zeyd b. Sâbit (r.a.) üzerine aldığı bu kutsal görevde, haklı olarak aşırı bir hassasiyet gösterdi. O, ne ezberlediğine ne yazdığına ne de kulaktan duyduğuna itimat edip bu önemli konuda iki esasa dayandı:

Bunlar; getirilen vahyin Peygamber Efendimiz’in huzurunda yazılmış olmasıyla, insanların bunu ezbere bilmiş olmalarıydı. Hatta bundan da öte, getirilen vahyin Efendimiz’in huzurunda yazıldığına dair iki de şahidi şart koştu.

Onların maksatları, sadece ezberle yetinmeyip ancak Allah Resulü’nün huzurunda yazılmış olanın aynısını yazmaktı.

O zamanın şartlarında bu ciddiyetin ve ilmî titizliğin gösterilebilmesi gerçeğinin üstünde “O zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik biz. Ve onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr, 15/9) İlâhi irade ve inayetinin tecellisini görmemek mümkün değildir.

Hz. Ebûbekir devrinde bir araya getirilen sahifelere “Mushaf” denilmiştir. Bu kelime dilde “İki kabı arasında sahifeler ihtiva eden” demektir.

Istılahta ise, “Hz. Osman zamanında, üzerinde ittifak edilen şekliyle, âyetleri ve sûreleri tertip edilmiş tarzda Kur’ân metnini ihtiva eden evrak” manasında kullanılmış ve o zamandan beri bütün Müslümanlar arasında bunu ifade etmiştir.

Mushaf-ı şerif, Hz. Ebûbekir’den sonra, Hz. Ömer’e intikal etmiş; o yaşadığı müddetçe kendisinin yanında durmuş, vefat edince kızı Hz. Hafsa’ya kalmıştır. Aslında vahiy için yapılan bu yazma ameliyesi ilk kez yapılmamıştır.

Bunu daha önce hayattayken Efendimiz bizzat yaptırmıştır. Ancak daha önce farklı yazı malzemelerine yazılırken bu defa bu farklı yerlere yazılan vahiy iki kapak arasına yazılarak toplanmıştır.

Sonuç

Özetlemek gerekirse, Hz. Ebûbekir dönemindeki bu Mushaf şu özelliklere sahiptir:

1. İnce bir araştırmayla, Kur’ân’ın ayrı ayrı yerlerde yazılı olan parçaları, dikkatli ve titiz bir şekilde toplanıp bir araya getirilmiştir.

2. Tilavetinin nesholunmadığı âyetler alınmıştır.

3. Üzerinde ümmetin ittifakı meydana gelmiş olup mütevatir bir şekilde gelmiştir. Berâe (Tevbe) sûresinin son âyetinin sadece Ebû Huzeyme’nin yanında bulunması bu tevatüre herhangi bir noksanlık getirmez.

Çünkü bundan maksat, bu kısmın sadece onun yanında yazılı bulunduğudur. Yoksa başkalarının bunu bilmemeleri ve ezberlememiş olmaları değildir.

Tecvid Dersleri

Siz de fikrinizi belirtin